Avrupa Pası Pası, yani Çinlilerin, januszexlerin ve aşırı sağın bize ne tür bir gelecek hazırladığını
Krytyka Polityczna
Avrupa'yı Çin bileşenleri ve ürünleriyle doldurmak zaten Avrupa sanayisi için olumsuz sonuçlar doğuruyor, ancak AB etkili önlemler almazsa, işsizlikte artış ve aşırı sağa destek gibi etkiler en çok bizim Avrupa'mızda, yani Polonya'da hissedilecek. İlk olarak Krytyka Polityczna'da yayınlanan Avrupa'nın pas bölgesi, yani Çinlilerin, januszex'lerin ve aşırı sağın bize hazırladığı gelecek başlıklı yazı.
Son zamanlarda, Doğu Çalışmaları Merkezi ile İşadamları ve İşverenler Birliği tarafından ortaklaşa hazırlanan rapor yayınlandı; bu rapor, Avrupa sanayisini, aynı zamanda Polonya'yı da etkileyen Çin endüstri şokunu konu alıyor. En ilginç olan ise, aslında yayın değil, onun Polonya'da hakim olan anlatılarla ne kadar büyük bir tezat oluşturduğudur. İşadamları organizasyonu sert bir AB ve devlet müdahalesi talep ederken, saygın bir analitik merkezle işbirliği yaparken, Polonya liberal ve sağ partileri, daha fazla düzenlemeyi kaldırma ve mümkün olan en düşük vergiyi düşürme konusunda fikir yarışına giriyorlar. Bu tezat, durumun ciddiyetini gösteriyor: Eğer bir şey yapılmazsa, yerli ve Avrupa sanayi sektörü sert bir şekilde gerileyecek.
Bu medya anlatılarındaki dönüşüm, içinde büyük bir tarihsel ironi yüklüdür. Polonya özel sermayesine alışkın olanlar, Leszek Balcerowicz’un diniyle yetişmiş ve devletin rolünün sadece pasif bir gece bekçisi olması gerektiğine inananlar, aniden sert müdahale talep etmeye başladıklarında şaşırabilirler. Serbest piyasanın yanılmazlığına dair temel dogmalar, Çin devlet kapitalizminin amansız makinesiyle çarpıştığında toz oluyor. Üçü aşkın on yıl boyunca, piyasanın en iyi sermayeyi kendisinin tahsis edeceğine ve yerli üretimi koruma girişimlerinin zararlı korumacılık olduğu inancını aşılamıştılar. Bugün, kısa süre önce sosyal medyada sosyalizm korkusuyla her ücret artışında korku salan sektör, AB komiserlerinin kapısını çalıyor ve devlet destekli kalkanlar istiyor.
Çin’in Hakimiyeti
Küresel ekonominin mimarları, yıllarca bize basit bir hikaye anlattılar. Asya, sonsuza dek ucuz iş gücü rezervi, basit plastikler fabrikası ve batı tüketicileri için giysi atölyesi olarak kalacaktı. Avrupa ise, yüksek kar marjlarından, gelişmiş mühendislik düşüncesinden ve şık tasarım ofislerinden oluşan yenilikçi merkez olarak kalacaktı. Bu rahat düzen artık var olmuyor. Pekin, sürekli üretici rolüyle yetinmek istemiyor ve teknolojik olarak geri kalmış mallar üretmiyor. Doğrudan yüzlerce milyar dolar yatırdılar, tüm teknolojik zincirlerin gelişimine, bu rolü aşmak için. Bugün Çinli şirketler fiyat rekabetinde değil, örneğin güneş paneli, ısı pompası, enerji depolama, lityum-iyon piller ve elektrikli araçlar segmentinde hakimler.
Durumu daha da kötüleştiren ise, Çin’deki derin krizdir. Çin iç pazarındaki talep, aşırı üretimi karşılamaya yetmiyor; Pekin, stratejik bir karar aldı: aşırı üretim tamamen ihracata yönlendirildi. Avrupa, serbest ticaret ve piyasa rekabetine bağlılığıyla, bu ürünlerin doğal hedefi haline geldi. AB bürokrasisinde, karşı önlemler olarak gümrük tarifeleri getirilmesi giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor, ancak Brüksel’in yasal araçları, petrol rafinerisi yangınıyla mücadele etmek için sulama kabını kullanmaya benziyor. Durum, klasik ticaret teorisine göre yetişmiş memurların görmek istediğinden çok daha karmaşık. AB’nin anti-damping prosedürleri aylarca sürerken, Çin ihracatı bunları daha hızlı aşabiliyor ve AB’nin tepki verme şansı kalmıyor.
Çinli şirketler, klasik rekabet ortamında değil, devlet sübvansiyonlarıyla yoğun, kapalı bir ağ içinde faaliyet gösteriyorlar. Bu, ücretsiz arazi, yerel vergilerde indirimler, devlet bankalarından faizsiz krediler ve devlet şirketleri tarafından sağlanan avantajlı elektrik fiyatlarını içeriyor. Çinli üretici, Avrupa pazarında zararına satış yapmayı, devlet desteği sayesinde, varoluşsal bir tehdit olarak görmüyor.
Buna ek olarak, Avrupa Birliği’nin tamamen başa çıkamadığı büyük bir belirsizlik söz konusu. Pekin’in gerçek sübvansiyon seviyeleri, devlet sırrı olarak gizleniyor. Şeffaf finansal raporlar sunulmuyor ve yerel yönetimler, bankalar ve teknoloji şirketleri arasındaki karmaşık ilişkiler, gerçek destek miktarını hesaplamayı engelliyor. On veya on beş yüzde gümrük tarifesi uygulamak, Pekin’in ihracat şampiyonlarına yaptığı destekten başka bir şey değil. Avrupa ise, bu kuralları çiğneyen Çin’e karşı piyasa ölçütleriyle oynamaya çalışıyor, ama Brüksel’in araçları, petrol rafinerisi yangınına su dökmek gibi kalıyor.
Avrupa’nın Tepkisi
En büyük tehdit ise, Avrupa siyasi sınıfının bu krize nasıl tepki verdiği. Kendi cesur sanayi politikası ihtiyacını kabul etmek yerine, liberal ve sağ politikacılar, uzun süredir itibarsızlaşmış neoliberal alışkanlıklara sarılıyorlar. Avrupa başkentlerindeki siyasi sınıf, 19. yüzyıl sömürüsüyle 21. yüzyılın zorluklarını çözmeye çalışıyor. Bu entelektüel durgunluğun mükemmel örneği, Almanya CDU lideri Friedrich Merz’in Şubat ayındaki Çin ziyaretiydi. Asya üretim komplekslerini gözlemleyen Merz, garip sonuçlara vardı. Delegasyondan döndükten sonra açıkça açıkladı: “Dediğim gibi, iş ve özel hayat dengesi ve dört günlük çalışma haftası, ülkemizin refah seviyesini gelecekte korumak için yeterli değil, bu yüzden daha çok çalışmalıyız.”
Bu açıklamadan kısa süre sonra, Almanya’da Hıristiyan Demokratlar, hastalık izinleri konusunda tepki gösterdi. İzin kurallarını sıkılaştırmayı önerdiler ve CDU politikacıları kısa bir açıklama yaptı: “Artık kayıplara daha fazla dayanamayız.” Çalışanların neden yorgun ve hasta olduğunu sormak yerine, Almanya sağcıları, Çin devlet sübvansiyonlarına karşı çözümün, çalışanları her türlü bedel ödemeye zorlamak olduğunu düşündüler. Neo-liberallerin teşhisi her zaman aynı yöne gider: ücretleri baskılamak, ucuz iş gücünü çekmek ve çalışma güvenliği normlarını ortadan kaldırmak. Bu hareket, kısa vadede şirket sahiplerinin kar marjını artırır ve borsadaki çeyreklik rakamları yükseltir. Uzun vadede ise, vatandaşların satın alma gücünü yok eder ve derin toplumsal öfke yaratır.
Çöküş Perspektifi
Gerçek felaket, uzun vadeli perspektifte gerçekleşecek. Eğer Avrupa Birliği, yerli üretimi kontrolsüz şekilde yok etmeye izin verirse, bu sadece birkaç Berlin veya Wrocław fabrikasının kapanmasıyla sınırlı kalmaz. Çin’in tüm sanayi sektörlerini ele geçirmesi ve uzun vadede Avrupa sanayisinin tamamen yok olması söz konusu olabilir. Almanya’nın ekonomik modeli, sadece borsa ve büyük şirketlere dayanmazdı. Sanayinin kalbi, Mittelstand – yenilikçi makineler ve hassas bileşenler sağlayan binlerce orta ölçekli firma idi. Volkswagen veya Mercedes gibi büyük otomobil devleri sorunsuz ayakta kalabilir. Yöneticiler, Çinli pil tedarikçileriyle anlaşmalar yapar, Asya’dan yatırımcılar hisse alabilir ve tanınmış logo, kaputta kalabilir. Yöneticiler milyonlarca maaşlarını ve konforlu ofislerini koruyacaklar. Ancak, gelecekte, tüm bu altyapı Çinli olabilir.
Burada, Orta ve Doğu Avrupa alt yüklenicilerinin kaderine de değinmek gerekiyor. Polonya, Slovakya, Çekya, Macaristan ve Romanya, batıya sanayi alanında bir tampon bölge olarak konumlandı. Silezya, Lower Silezya, Wielkopolska ve Podkarpacie gibi üretim bölgelerinde kablo demetleri, pistonlar, koltuklar, fren sistemleri ve plastik muhafazalar üretiliyor. Alman alıcılar, bu tedarikleri daha ucuz Asya modülleriyle değiştirdiğinde, Polonya fabrikası bir hafta içinde ilaç veya yarıiletken üretimine geçemez. Ne sermaye, ne de kendi patentleri var. Sadece iflas eder, yerel toplumu çöpe bırakır. Avrupa’nın sanayi çekirdeği, kuzey İtalya’dan, güney Almanya’ya ve Polonya ile Romanya sanayi bölgelerine uzanan bu zincir, büyük bir ekonomik şok ve Avrupa pası pası oluşumuna yol açar.
Geleneksel sanayi bölgelerinin ekonomik çöküşü, katı bir toplumsal tahribata da yol açar. İstikrarlı iş yerleri kaybolduğunda, güvenlik duygusu yerini korkuya bırakır. Korku ise, politik radikalizmin gelişmesi için en uygun zemin olur. Bir gün içinde istikrarını kaybeden insanlar, karmaşık ekonomik analizler aramazlar. Basit bir teşhis ve suçlu ararlar.
Sağın Aşırı Uçları Uyuşmuyor
Almanya’da Alternatif für Deutschland (AfD), anketlerde rekor kırıyor ve gücünü doğu eyaletlerindeki hayal kırıklığına dayandırıyor. Eğer makine ve otomotiv sektöründe kitlesel kapanmalar ve işten çıkarmalar olursa, AfD, tarihsel destek sınırlarını aşabilir. Şu anda, Almanya’nın doğu eyaletlerinde, AfD’nin meclislerdeki milletvekili sayısı nedeniyle koalisyon kurmak zorlaşıyor. Bu senaryoda, parti yavaş yavaş doğu eyaletlerini ele geçirebilir ve batı Almanya’da da güçlenebilir.
Polonya’da da sonuçlar aynı derecede yıkıcı olacak. İşten çıkarmalar, aşırı sağa olan desteği artırabilir, doğrudan olmasa da, onun anlatılarıyla sinerji oluşturarak. Bu, sistemi hayal kırıklığıyla besleyebilir ve yanlış reçeteler sunabilir. Radikallere olan destek arttıkça, kamusal dilde saldırganlık da hızla artar. Aşırı sağ politikacılar, kapitalin soğuk mantığını veya Çin’in müdahale politikasını sorun olarak göstermezler. Bunun yerine, göçmenler, AB’nin iklim düzenlemeleri, ekolojistler ve işçi örgütleri gibi hedefleri sürekli suçlarlar. Sağcı anlatı sertleşir: işçi haklarını kaldırmak, çevre normlarından vazgeçmek ve yerli işletmeleri, sanki, rahatlatmak.
Aynı zamanda, serbest piyasa yanlıları, krizi fırsat bilerek, genel düzenlemeleri kaldırmak ve sosyal korumaları sıkıştırmak isterler. Ana akım medyada, Polonyalıların daha çok çalışması ve esnek sözleşmeleri kabul etmesi gerektiği anlatısı daha da güçlenir.
Polonya şu an, komşularından biraz daha iyi durumda. En çeşitli ihracata sahip ülke sadece bölgesel değil, dünya çapında da. Otomotiv sektörüne yapılacak darbe, Slovakya, Çekya veya Macaristan’dan daha az acı verir, çünkü onlar daha çok Alman sanayisine ve onun bağlantılarına bağımlı. Ancak, bu göreceli tampon bölge, bizi güvende yapmaz.
Bildiğimiz Januszex’lerin Sonu
Nihayet, bu konfrontasyonda Polonya şirketlerinin neden ayakta kalamayacağını açıkça söylemek gerek. Polonya’daki büyük işletmelerin önemli bir kısmı, ucuz iş gücüne dayanan januszexlerdir. Yenilik ve otomasyona yatırım yapmak yerine, sahipler ücretsiz fazla mesai dayatır ve düşük ücretli sözleşmeler kullanır. Ülkede iş gücü azalmaya başlayınca, yeni teknolojilere yönelmediler. Yabancı işçileri çekerek, düşük ücretleri korumak ve eski yönetim yöntemlerini sürdürmek istediler. Sahipler, şirketlerden karlar elde edip, bunları kişisel tüketim veya yabancı şirketler için yurtdışına aktarır, araştırma ve geliştirmeye yatırmazlar. Çin ile karşılaştırıldığında, bu model başarısız olmaya mahkumdur. Çin sanayisi zaten otomasyon ve modernlik ile donanmıştır. Polonya fabrikası sahipleri, çalışanları sömürerek marjlarını artırmaya çalışırken, uzun vadede pek bir kazanç sağlayamazlar. Bu yolla ilerlemek, onları yenilgiye mahkum eder.
Burada, tamamen piyasa dogmasına aykırı önemli bir gerçek ortaya çıkıyor: sendikaların güçlenmesi, Polonya sanayisini kurtarmanın yollarından biri olabilir. Çalışanlar güçlü bir temsil ve insanca ücretler kazanırsa, firma, ucuz iş gücünden rant devralma seçeneğini kaybeder. İşçilik pahalı hale geldiğinde, işletme düşünmeye başlar. Otomatik makine parklarına yatırım yapar ve lojistiği iyileştirir. Sendikalaşma arttıkça, işverenler, sendikasız işyerlerinde bile, iş modelini değiştirmeye zorlanır. Sendikalaşma, kısa vadede, işverenlerin rantı sömürmesini engeller, bu da kısa vadede kar sağlar, ama uzun vadede fabrikaları iflasa sürükler. Sendikalar, bu fabrikaların modernizasyonunu da zorlamalıdır. Çalışanlar hakları için ne kadar çok mücadele ederse, tüm sanayi o kadar güvenli hale gelir ve iş yerleri o kadar kalıcı olur.