Siyasi yenilgiden Slovenya Cumhurbaşkanlığına: Borut Pahor’un iletişim ustalığıyla gösterişli dönüşü
New Eastern Europe
Eski Slovenyalı politikacı Borut Pahor'un siyasi yolu geleneksel beklentilere meydan okudu. Popülerliğini kaybettikten sonra Slovenya Cumhurbaşkanı olmak için yaptığı kampanya, hem gerçek hayatta hem de sosyal medyada halkla etkileşimi ustaca kullanmaya dayanıyordu.
Borut Pahor, 2008 yılında Slovenya başbakanı olmuş ve 20 Eylül 2011'de, küresel finansal kriz ve tartışmalı reformlar nedeniyle ağırlaşan hükümeti, parlamentoda güven oyu kaybetti. Ardından yapılan erken seçimlerde, 2008'de 29 sandalye kazanan Sosyal Demokratları sadece on sandalyeye düştü. Daha sonra, Haziran 2012'de, yaklaşık onbeş yıl boyunca yönettiği partinin liderliğini Igor Lukšič'e sadece on oy farkıyla kaybetti.
Birisi sorabilir: Her şeye son vermeye hazır mıydı?
Ama Pahor dinlenmedi. Üstelik, partinin liderliğini kaybettiği kongrede, bir sonraki hedefini açıkladı: Slovenya Cumhurbaşkanlığı. Sadece cumhurbaşkanı olmaya niyetini açıklamakla kalmadı. Sadece birkaç ay sonra, Aralık 2012'de, oyların %67,37'sini alarak cumhurbaşkanı seçildi. Beş yıl sonra aynı göreve tekrar aday oldu ve yeniden kazandı. Bu şekilde, siyasi kariyerinin en ağır yenilgilerinden birini, 2012'den 2022'ye uzanan on yıllık bir cumhurbaşkanlığı döneminin başlangıcına dönüştürdü.
Pahor ile röportaj yapmayı istememin ana nedeni, bu olağanüstü kariyer dönüşünün arkasında yatan mücadele, kararlılık ve motivasyonun ne olduğunu öğrenmekti.
O dönemde bulunduğu durumu şu sözlerle anlatıyor:
“O zamanlar ben de popüler değildim. Yine de, derinlerde, daha fazlasını yapabileceğimin farkındaydım ve cumhurbaşkanı olarak, hem kendi beklentilerime hem de halkın beklentilerine uygun yaşabileceğime inanıyordum. Kendime güçlü bir şekilde inanıyordum ve, bir yıl sonra ortaya çıkan sonuçla, halkın da bana inandığını gördüm.”
Yine de, birkaç ay önce kendi partisinin başında bile kalamayan bir politikacının, kısa süre sonra seçmenlerin üçte ikisinden fazlasının oyunu alması kaçınılmaz olarak aynı soruyu akla getiriyor:
Ne değişmişti?
Cevap büyük bütçeli bir reklam kampanyasında değil. Pahor, profesyonel ajanslardan teklifleri reddetmiş ve küçük, genç bir ekiple alışılmadık bir yol seçmişti. Başbakanlığı sırasında, halkla iletişim kurmayı başaramayan bir politikacı olmamıştı. Aksine, kriz sırasında aldığı zor kararları halka anlatmaya çok çalıştığı için eleştirilmişti. Bugün, kendisi de bu eleştirilerin bir kısminde haklılık olduğunu kabul ediyor. Sonradan fark ettiğini, Pahor kendi sözleriyle özetliyor:
“Politikacılar onlarla buluştuğunda, insanlar sadece onlarla konuşmak değil, onları dinlemek istiyorlar.”
Bu fikir, 2012 kampanyasının başlangıç noktası oldu. Kendisi ile seçmen arasındaki mesafeyi kapatmak için miting kürsüsünden değil, onların günlük yaşamlarına adım atarak yaptı. Fabrikalarda, tarlalarda ve atölyelerde çalıştı; çöp topladı, asfalt döşedi ve tuz kürekledi. Kampanya boyunca, en az 44 farklı işte çalıştı. Dahası, sahneden ayrılmadı, işçi tulumu giyip birkaç fotoğraf çektirdikten sonra da sahneden uzaklaşmadı. Bunun yerine, çalışanlarla tam vardiyalı çalıştı. Bu onun için bir seçim gösterisi değildi:
“Sadece bir veya iki saat çalışsaydım, kampanya bir gösteri olarak algılanırdı. Ama tam vardiyalı çalıştığım için, bu samimi bir çaba olarak anlaşıldı. Kampanyanın amacı buydu: çaba göstermek istediğimi göstermek.”
Bu sözlerin sahada ne anlama geldiğini en iyi anlatan hikayelerden biri, Murska Sobota’da gerçekleşti. Pahor, belediye hizmetlerinden bir işçiyle çöp toplamaya başladığında, ilk başta ona oldukça mesafeli duruyordu. Ancak, Pahor’un gerçekten gün sonunda orada kalacağını fark ettikten sonra, gazetecelerin görüntü aldıktan sonra bile, ona ağır çöp torbalarını daha kolay ve hızlı atmayı gösterdi. Ve sonunda, arkadaş oldular. Pahor, bugün bile, o kampanya sırasında birlikte çalıştığı bazı insanlarla iletişimde olduğunu söylüyor.
Etki arttıkça, bu alışılmadık kampanya kendi başına bir haber haline geldi. Pahor, ulusal radyoda bir gazetecinin, sabah işe giderken “Bugün Pahor nerede çalışıyor?” diye sorduğunu hatırlıyor. O noktadaki durumu şu cesurca cümleyle özetliyor:
“Aniden, tüm cumhurbaşkanı adaylarının kampanyası, benim yaptığım işe odaklandı. Rakiplerim şansa sahip değildi.”
2012 sonbaharında Slovenya’yı vuran sellerde, Pahor yaklaşık 30 kişiyle birlikte, selden etkilenen Ptuj yakınlarındaki vatandaşlara yardım etmeye gitti. Çamurla kaplanmış, elinde kürek olan görüntüsü, mükemmel, soğuk bir devlet adamı imajını koruma kaygısı taşımadığını açıkça gösteriyordu. “Beni en iyi ve en kötü halimle tanırsınız. Güvenmeye değer olup olmadığımı siz karar verirsiniz” mesajı, onun ülkeye ilettiği mesaj oldu.
Elbette, 2012’deki başarısını sadece 44 farklı işte çalışırken çekilmiş renkli kampanya görüntülerine bağlamak adil olmaz. Kendisi özellikle vurguluyor: “Sonuçta fark yaratan davranışımdı.” Ulusal uzlaşma yanlısı duruşunun, farklı siyasi görüşlerden oy alanların desteğini kazanmasında önemli rol oynadığını düşünüyor. Faşizm ve komünizm mağdurlarının saygıyla anılmasını sağlama çabalarının, toplumun farklı kesimlerinde ona olan güveni artırdığını düşünüyor. Kendisini sadece kendi siyasi tabanının değil, tüm ülkenin cumhurbaşkanı olarak konumlandırmaya çalıştı.
Ancak, beş yıl sonra tekrar cumhurbaşkanlığına aday olduğunda, Pahor, ilk kampanyasında kullandığı alışılmadık yöntemi tekrar ederek aynı etkiyi yaratamayacağını fark etti… Bu kez çözüm, oğlu Luka’dan geldi, üniversite öğrencisiydi:
“Baba, ilk kez milletvekili aday olurken ve seçim bölgenizde kapı kapı dolaştığın zamanı hatırlıyor musun?”
Elbette, Pahor hatırlıyordu. Luka’nın önerisi basitti ama etkiliydi: o zaman bölgesinde tur attı; bu sefer tüm ülkeyi yürüyecekti. Ve böylece, oğlu ve küçük bir ekiple birlikte, Slovenya’da tam 979 kilometre yürüdü. Bu kampanyada sosyal medya önemli bir rol oynadı. İnsanlar, Pahor’un nerede ve ne zaman olacağını çevrimiçi öğrendi ve isterlerse yolda onunla tanıştı. İşte burada, Pahor’un dijital iletişiminin, günümüzde gördüğümüz birçok örneğin ötesine geçen farkı ortaya çıktı. Sosyal medya, insan temasını yerine geçen bir sahne değil, insanları gerçek bir karşılaşmaya yönlendiren bir araç olarak hizmet etti…
Gerçekten de, Pahor, günümüzde politikacıların yaptığı temel hatalardan biri olarak şu sözleri söylüyor:
“Sosyal medyada paylaşılan bir mesajın, el sıkışma ve kişisel teması yerine geçebileceğine yanlış inanıyorlar. Bu mümkün değil.”
İlk 979 kilometreyi tamamladıktan sonra ilk televizyon tartışmasına çıktığında, iki saat boyunca ayakta durmakta zorlandığını hatırlıyor. Ama kampanyayı değerlendirmesi tereddütsüz: “Kampanya her adımına değdi.” Pahor, 2017’de tekrar cumhurbaşkanı seçildi.
Sosyal medya konusunda, Pahor’un büyük hayalleri olduğunu gizlemiyor. “Belki biraz kendini beğenmiş olabilirim,” diyerek, Barack Obama, Justin Trudeau ve kendisini, politik iletişimde sosyal medyanın öncüleri arasında sayıyor. Ayrıca, 2017’de uluslararası basının onu “İnstagram Kralı” olarak adlandırdığını memnuniyetle belirtiyor.
Eski cumhurbaşkanı, şu anda çeşitli platformlarda 350.000’den fazla takipçisi olduğunu söylüyor ve sosyal medyayı kullanırken nelere dikkat ettiğini anlatıyor:
“Hiçbir zaman saldırgan veya toksik mesajlar paylaşmadım. Nezaket, kendine mizah yapabilme ve kendine gülebilme, tutarlı olduğunuz sürece oldukça çekici olabilir.”
İşte burada, Pahor’un politik iletişiminin en ilginç ve en tartışmalı yönleri ortaya çıkıyor. Asla kişiliğini siyasete katmaktan çekinmeyen Pahor, mizahını, günlük yaşamını, kusurlarını ve zaman zaman gösterişli yanını da göstermekten çekinmedi… Ancak, eski cumhurbaşkanı, sosyal medyanın siyaseti giderek daha kişisel hale getirdiğinin ve bir gösteriye dönüştürdüğünün farkında: “Her zaman sınırların nerede olduğunu test ettim ve zaman zaman aştım – ve hatalar yaptım.” Bu öz eleştiriyi değerli buluyorum, çünkü bize “Samimiydim, diğerleri gösteri yapıyor.” gibi bir yargı ile gelmiyor. Bu tartışmanın en iyi özeti belki de şu olur:
“Her siyasi gösteri populizm değildir, ve her popüler olan mutlaka populist değildir.”
Başka bir deyişle, Pahor gösteriden kaçınmıyor. Ancak, gösterinin tek başına yeterli olmadığını da biliyor…
İkinci dönemi de 2022’de sona erdiğinde, Pahor’un hayatı, geleneksel “eski cumhurbaşkanı” kalıbına oturmadı. Kendisine bugün kendisini uygun gören unvanı sorduğumda, yanıtı şu oldu: “Artık tamamen siyasi hayattan çekildim. Bir girişimciyim.” Uluslararası danışmanlık yapıyor, dünyanın farklı yerlerindeki etkinliklerde konuşuyor, bir üniversitede ders veriyor, kendi enstitüsünü ve “Batı Balkanları Dostları” girişimini yönetiyor. Ayrıca, içerik üreticisi. Sosyal medya görünürlüğünü ticari işbirliklerine açtı bile.
Bir zamanlar ülkesinin en yüksek makamını temsil eden biri olarak, bugün kendi kişisel markasının ticari geleceği hakkında düşünmesi biraz garip gelebilir. Bunu da çok iyi biliyor Pahor:
“Sosyal medyayı para kazanmak için kullanma kararım kolay olmadı, bir geceyle alınmadı. Kolayca yüzümde tokat yiyebilirdim. Bu sadece para kazanmak değildi. Kendime, gerçekten sevdiğim bir alanda – iletişimde – bir şeyler inşa edebileceğimi kanıtlamaktı. Bu tutkumu ticari olarak sürdürülebilir hale getirebilir miydim?”
Genç ekibi çoğunlukla öğrencilerden oluşan, daha fazla proje yapmak istediğini söylüyor, özellikle modada. Hedefini şu cümlede özetliyor:
“Hedef her zaman özgün olmak ve farklı şeyler yapmak.”
Düşündüğünüzde, bu yaklaşım da onun iki kez cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayan kampanyaların başlangıç noktasıyla oldukça uyumlu görünüyor. Görünen o ki, araçlar değişmiş olsa da, “farklı olma” arzusu değişmemiş.
Ayrıca, Pahor, ticari işbirliklerinde sınırsız özgürlük tanımıyor. Genç takipçilerine karşı sorumluluk hissettiğini ve bu nedenle, kendisine cazip teklifler almasına rağmen, alkol ve kumar markalarıyla çalışmayı reddettiğini söylüyor.
Tüm bu kampanyalar, sosyal medya stratejileri ve kişisel markalaşma tartışmalarından sonra, Pahor’dan, siyasete yeni başlayan biri için en önemli iletişim tavsiyesi olarak ne söyleyeceğini sordum.
Seçim zamanında halkla iletişime geçme eğiliminin büyük bir hata olduğunu düşünüyor:
“Bu sadece iletişim açısından değil, ahlaki ve insani bir hata. Çünkü insanlara böyle davranırsanız, onları sadece seçmen olarak görürsünüz.”
2023’te yayımlanan kitabının başlığı da bu fikri tamamlıyor: Zafer Sadece Başlangıçtır.
Arka arkaya dokuz seçim kazandığını belirten eski cumhurbaşkanı, seçim zaferini bir kredi ilişkisine benzetiyor:
“Kazandığınızda – ve ben ardışık dokuz seçim kazandım – halktan bir tür kredi alırsınız. Bu krediyi geri ödemekle yükümlüsünüz. İşte o zaman gerçek çalışma başlar. Aksi takdirde, onların borcunda kalırsınız.”
İşte tam da bu noktada, röportaj, politik iletişimin ötesine geçip, onun siyasete bakışını doğrudan ortaya koyuyor. Seçmeni ikna etmek bir şeydir; kazandıktan sonra sorumluluğunuzu devam ettirmek ise çok başka – Pahor’un iletmek istediği mesaj buydu.
Politik kariyerine nasıl hatırlanmak istediğini sorduğumda, yanıtı netti:
“Slovenya’daki insanların büyük çoğunluğu size hemen barışmayı söyler. Onlarla aynı fikirdeyim, ama bunun çok daha fazlası vardı.”
Kendisi, sadece kendisine oy verenlere ulaşmayı yeterli görmediğini söylüyor ve günümüzde siyasetin sadece kendi destekçilerine hitap eden kamplara bölünmesinin tehlikeli olduğunu düşünüyor. Ona göre, bu yaklaşım siyasi bölünmeleri derinleştiriyor, toplumları daha kırılgan hale getiriyor ve ortak zemini daraltıyor.
Barışmanın, güç değil, zayıflık işareti olarak görülmesinin giderek arttığını kaygıyla izliyor… Aslında, Pahor’un 44 farklı işte çalışması ve ulusal uzlaşma siyaseti, aynı ortak noktada buluşuyor: kendi çevrenizin dışına çıkabilmek.
Röportajın sonunda, doğal olarak, konuşmayı Türkiye’ye de çevirdim. Pahor ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki ilişki, iki ülkenin başbakanlık yaptığı döneme dayanıyor. 2011’de, Türkiye ve Slovenya arasındaki stratejik ortaklık anlaşmasını birlikte imzaladılar. Pahor, ikisinin de cumhurbaşkanı olduktan sonra dostluklarının devam ettiğini söylüyor. 2016 darbe girişiminden sonra yaptığı Türkiye ziyaretinden kalan bir sahne, Pahor’un hafızasında özellikle canlı kalmış durumda.
İşte anlatımına göre, Erdoğan ile görüşürken, Türk cumhurbaşkanının danışmanlarından biri odaya girip, kendisini bekleyen çok etkili bir dünya liderinin telefonla görüşmek istediğini bildirmiş. Erdoğan, görüşmenin kesintiye uğramasından rahatsızlık duyarak, danışmanına dönüp, “Daha sonra arasınlar,” demiş. Erdoğan, nedenini şu cümleyle açıklamış: “Çünkü şu an bir arkadaşım ile konuşuyorum.” Ardından, Pahor’a yaramaz bir gülümsemeyle dönmüş…
Bu anıyı, yıllar sonra bile hatırlaması, aslında röportaj boyunca anlattığı iletişim anlayışıyla tutarlı. İnsanlar, gerçekten zaman ayırdığını kolayca unutmazlar. Bu bir cumhurbaşkanı ya da sizinle çöp kamyonunda birlikte çalışan bir belediye işçisi olabilir…
Pahor’un hikayesinden çıkarılacak ders, elbette, her politikacının işçi tulumu giymesi, ülke çapında yürümesi veya kendini sosyal medyada eğlenerek göstermesi gerektiği değildir. Bir başka politikacıda, bunların herhangi biri yapay bir gösteriye dönüşebilir.
Benim için, onun hikayesinin gerçek noktası, Murska Sobota’daki işçinin Pahor’a bakışının, kameralar geldiğinde değil, kameralar gittikten sonra, eski başbakanın orada kalıp vardiyayı bitirdiğini gördüğünde değişmiş olmasıdır.
Belki de siyasette sorulması gereken temel soru şudur: Fotoğraf çekildikten sonra hâlâ orada mısınız?
İşte, yoğun programına rağmen, iletişimin öneminden ve insanlara zaman ayırmaktan bahseden eski cumhurbaşkanının, Türkiye’den genç bir gazetecinin sorularını detaylı yanıtlaması, onun anlattığı iletişim anlayışının somut bir ifadesidir.
Bu röportajda, uzak durmaya alışık olduğumuz, kusursuz görünmeye çalışan politikacıdan farklı olarak, bana güçlü sempati kazandıran, renkli kişiliği, doğal tavrı ve hata yapma hakkını kolayca kendine tanımasıyla, içtenlikle teşekkür ederim Borut Pahor’a. Ayrıca, sürecin başından sonuna kadar son derece yapıcı ve titiz bir işbirliği gösteren ekibine de teşekkür ederim.
Tunacan Tuna İstanbul merkezli kültür muhabiri ve araştırmacısıdır, Balkanlar ve Osmanlı kültürel mirası üzerine odaklanır. Daha önce New Eastern Europe için yazdığı makale, “Her şey paylaşılabilir, Tanrı’nın adı hariç”, Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.